12 Mart 2017 Pazar

kuyruğunu öldüren

Bir balık içinde yüzdüğü denizi ne kadar algılayabiliyorsa, ben de o kadar içerisinde bulunduğum oluşumdan haberdarım. Gün-gece döngüsünde yapageldiğim şeyleri sembolleştirip bir cisime aktarmış olsaydım, eminim cisim kendi içerisindeki tutarsızlıktan kısa bir süre içerisinde kendi yok oluşuna yollanırdı. Bu cisime bir ad vermek zor olsa da, hissettirdiği şeyler ; tutarsız,kayıp,arayışta,hep başa dönen.. ve benzeri kavramları andırıyor, şüphesiz. Mesela, gece sahilde soğuk kumlara oturup, denizin dipsiz gibi görünen karanlık suları izlerken içimde bu cisime bir hayranlık oluşuyor. Sonrasında kalkıp bacağıma yapışan kumları temizliyorum. O da benimle geliyor. Mutlu, sanki uzun zamandır bir kuyunun dibinde esir kalmış. Artık orda değil, benimle soğuk kumlarda yürüyor. İlerde oturan yabancıya sigara paketimi veriyorum. Gülüyor. Gideceğimiz bir yer yok ama sonuna kadar yürümeye hazırız. Sanki bütün benliğimle onu sarıyor,anlıyor ve ne kadar kötü olursa olun onu kabul ediyorum.
 Bir rüya görmüştüm. Üzerinden yaklaşık 3 yıl geçse de hala net bir şekilde hatırlıyorum. Bir grup insanla, daha önce bulunmadığım bir plajdayız. Gece geç saatler. Herkes bir amaç için orada ama bu bir görev hissi vermediği gibi eğleniyorlar da. Deniz yine soğuk ve karanlık. Ben kumların üzerinde uzanıyorum. Deniz tarafına baktığımda, tam ortasında bir uzay mekiği duruyor. Kapısı açık. Ya biz o araçtan inmişiz ya da binip başka bir yere gideceğiz. O açık kapı bana huzur veriyor. Orada bulunmak, o insanlarla tam olarak kestiremediğim ama var olan amacımız için beklemek. Kesinlikle huzuru en derinlerime kadar hissediyorum. Daha sonrasında daha uzun süre baktığımda birden sahne değişiyor. Felaket şeyler yaşanıyor, tam olarak algılayamadığım, adlandıramadığım bir -kaos. O kaos içerisinde baktığımda denizin bitiminden doğan devasa kırmızı ayı görüyorum. Her şey başa dönüyor. Her şey yine başa dönüyor. Her zaman başı ve sonu aynı, Cisim tekrar anlamlanıyor; tutarsız,kayıp,başa dönen. 
 Her adımımı izleyen, yargılayan, gülen, 
Kırmızı ay kaosu,
 eğer yapabilseydi bir kahkaha patlatırdı. 

19 Ağustos 2016 Cuma

Sadece bir not

Kendime not etmek isterim, bu düşüncem içinde bulunduğum 2016 yılındaki son düşüncemdir 2017ye kadar değişir, belki yarın değişir. Ne olursa olsun değişir nasıl olsa, ona şüphe yok. Ama not etmek isterim çünkü aciz beynim internet ağı kadar bilgiyi barındıramıyor ve burayı harici bellek olarak kullanıyor. Yapılacak bir şey yok, boyun eğmek lazım. İkinci kişiliğime yazdırıyorum bunu. Açıklayayım:
Şuan içinde bulunduğumuzu sandığımız, dilimizde evren diye adlandırdığımız bu çamurumsu sanal şeyin içinde oluşan tüm gerçeklikler daha önceki başka bir evrenden çıkmış ve o da ondan öncekinden çıkmış olabilir diye düşünüyorum. Şöyle, insanlık olarak içinde bulunduğumuz evreni çözememişken yeni bir evren yaratma yoluna gittik; internet. İnternette her gün büyük bir özenle ikinci benliklerimizi oluşturmaktayız. Bu benlikler zaman geçtikçe bizden daha aktif hale geldiler. Bütün gün pratikte hiç bir şey yapmıyor sadece bir aletin başında oturuyor olabiliriz ama ikinci benliklerimiz çok şey yapıyorlar. Yakında bizim yönlendirmemize ihtiyaçları kalmaz ya da biz direk o sanallığa geçiverir bu evreni de mi öldürürüz acaba? Acaba buna karşı çıkanlar ikinci sınıf mı sayılır? Bu evren ne zaman ölür tam olarak bilemiyorum ama ben gittikçe daha da çok ölürken zaten pek bir anlamı da kalmıyor. Elimden ne gelir ki.

22 Mayıs 2016 Pazar

Dünyanın Son Reyonu

Yerdeki taşlara bakarak yürüyorduk yani onun da baktığını varsayarak, yerdeki taşlara bakarak yürüyordum. Ara sıra durup adımlarımızı eşitlemeye çalışıyordum. Bu yürürken oynadığım küçük bir oyundu. Ama nedense bir süre sonra bu oyundan da sıkıldım. Yüzüne baktım, kararlı bir şekilde yürüyordu. Kafasında olan biten şeyleri yüzüne  zerre kadar yansıtmayarak. İnsanlar uzun mesafe yürürken bir ton şey düşünmeye meyillidirler. Yürümek sanki beyindeki çarkları döndürüyor gibi ya da insan vücudunu yürümeye ayarlayıp bedeni o işle meşgulken ona çaktırmadan kafasının içine bir yolculuğa çıkıyor da denilebilir. Ben bu düşüncelerle dengesiz bir biçimde yürürken birden durdu ve bir ah çekti.
"Sigara alacaktık, unuttum. Şurda bir market vardı alıp geleyim bekle istersen."
"Sorun değil, gidelim birlikte."
Bir ara sokağa girdik ve sonra sağa döndük. Marketin önüne geldiğimizde sanki bütün sokak durup bize baktı gibi bir hisse kapıldım. Bütün sokak derken kastettiğim insanlar değil, sokaktaki kaldırım taşlarından evlerin balkonlarında duran saksılardaki bitkilere ve hatta park halindeki arabalara kadar. Sokak  bütün varlığıyla döndü ve bize sorgular şekilde baktı. Bu garip his midemin içine  oturmuştu. Bu sırada o, burada önceden başka bir market olduğunu ve onun yerine yenisinin açılmış olabileceğini söyledi, yani öyle  söylediğini sanıyorum çünkü başım öyle güçlü dönmeye başlamıştı ki, sesler bana ulaşana kadar formlarını kaybediyor ve boşlukta kayboluyorlardı.  İnsanlar markete girdiklerinde bütün telaşları yok oluyor büyülenmiş gibi yavaş adımlarla ilerleyerek  ürünlere bakıyorlar, yine çok yavaş şekilde ürünleri sepetlerine yerleştiriyorlardı. Yaşlı bir kadın, mini pembe bir etek ve üzerine de yine parlak pembe bir buluz giymişti. Makyajı bir palyaçoyu andırıyordu. Önüne gelen bütün çikolataları sepetine atıyor, titreyen elleriyle bisküvilerin ambalajlarını inceliyordu. Bir senfoni sergiler gibi herkes senkronize olmuş yavaş ve büyülenmiş şekilde reyon aralarında ilerliyorlardı. 
 Birden elimi tuttu ve “İyi misin, daldın.” dedi. İyi olduğumu belirterek başımı yukarı aşağı salladım. Aslında bu sorunun cevabından ben de pek emin değildim.
"Çok garip ama sigaralar yukarı kattaymış, genelde kasada olmazlar mı? Adı gibi garip bir market burası. Kim bir markete -Tuhaf- ismini koyar ki, belki de sigaraları üst kata koydukları içindir. Onlar da sigaranın kasada olmamasını tuhaf bulmuşlardır. Ama bu üst kata koymalarına engel olmamıştır. Çünkü belki de, tuhaf olmaktan zevk alıyorlardır."
Sözünü bitirince markette Robert Schumann’ın dördüncü senfonisi yankılanmaya başladı. Ama biz  bunu artık garipsemiyorduk, çünkü burası tuhaf marketti. Burada her şey tuhaftı elbette.
Yaşlı kadın müziğe uygun adımlarla sakızların bulunduğu bölüme ilerleyip titreyen elleriyle bir sakız kutusunu tıkırdatarak ambalajını inceledikten sonra abur cubur dolu sepetine attı.
Daha sonra şarkıyı değiştirip, Grieg’den Solveig’s Song’u açtılar. Yukarıda bir odadan bu yayını yapan bir adam olduğunu düşündüm, müşterilerin hareketlerini izleyip buna uygun klasik müzikler çalan bir adam. Muhtemelen koca göbekli, pis sırıtışlı biridir. Ama saçmalamak için doğru bir zaman olmadığına karar verip bunu düşünmeyi sonraya bıraktım.
“Ben alıp geleyim sen burada bekle. Bileğin acıyordu zaten merdivenden çıkma.” dedi. Başımla onayladım ve temizlik ürünleri reyonuna göz gezdirmeye başladım. Vakit geçirmek için tuhaf bir reyonu seçmiştim fakat bu markete uyum sağlamam için bu gerekliydi. Ben tedirgin bir şekilde orada dikilirken birden şarkı yine kararsızca değişti ve Sabre Dance çalmaya başladı. Bu oldukça telaşlı şarkıya uyarak herkes telaşlı telaşlı hareket etmeye başladı. Yaşlı kadın hızlı adımlarla arkamdan geri geri koştu. Yaşlı bir kadının koşması oldukça zor değilmiş gibi bir de geri geri koşuyordu.
 Yumuşatıcıların olduğu rafa bakmayı bırakıp pembe giysili  yaşlı kadının peşinden ben de geri geri koşmaya başladım. Kasadaki insanlar küçük karıncalar gibi hızlıca işlerini halledip marketten çıkıyorlardı ve yeni karıncalar hızlıca içeri giriyordu. Kasadaki sıranın sonundaki bay karınca arkasını dönüp koca antenlerini bana doğru salladı, ben de benimkileri ona salladım. Sanırım bu bir selamlaşma türüydü. Haydn’dan The Heavens Are Telling eseri başladığında karıncalar yavaş sümüklü böceklere dönüştüler ve pembeli yaşlı kadın da geri geri koşmayı bırakıp yavaşca fakat ani hareketlerle çikolataları incelemeye devam etti. Karınca insanlar sümüklü böceklere dönüşmelerinin hemen ardından yavaşça ve hiç hissettirmeden yok oldular. Sanki güneşin doğması ve batması kadar doğal bir olaydı bu.  Onların ardında bıraktığı tuhaf boşluğa baktım. 
 Neredeyse on dakika oldu, nerede kaldı bu diye geçirdim aklımdan ve üst kata çıkıp  bir bakmaya karar verdim, bir sigara almak ne kadar zor olabilirdi ki. Karnım ağrımaya başlamıştı, karnımın içinde küçük solucanlar geziniyordu sanki. Yukarı kata çıkan merdivenlerin önünde bir süre duraksadım. Boğazım kurumuştu, kalbim değişik bir ritimde atıyordu. Merdivenleri çıkarken arkamdan basamaklar uzuyor ve Monteverdi’nin olduğunu anladığım bir şarkı eşliğinde dönüyorlardı. Dönen merdivenlerden çıktıkça önümdeki basamaklar bölünerek üçe dörde katlanıyordu. Hızlı adımlarla sonsuza katlanan merdivenlerden üçer üçer çıktım. Bileğim inanılmaz acıyordu. Sonunda durmaya karar verdiğimde merdiven de sakinleşip eski haline döndü. Onu kızdırmamak için yavaş adımlarla birer birer basamaklardan çıktım, o da artık bana zorluk çıkarmaktan vazgeçti.
 Yukarı kata ulaştığımda içimden sıkı küfürler ediyordum, neler oluyordu böyle? Sadece bir rüya da olabilirdi gerçi. Bu düşünce buruk bir teselli olarak içimde barınıyordu başından beri. Ama artık olasılık dahilinde olmadığını hissediyordum. Üst kata ulaştığımda bir kaç kişi alışveriş yapıyordu. Reyonların üzerinde aşağıdakinden farklı olarak isimler yazıyordu; -PARA ÜZERİ OLARAK VERİLEN SAKIZ REYONU-  Ah Tanrım! dememle birlikte yanımdan öyle bir adam geçti ki şaşkınlıktan iki elimle ağzımı sımsıkı kapattım. Adamın uzun saçları ve uzun sakalları vardı,ve beyaz ışıklar saçıyordu. Kafamdaki Hz. İsa figürüne o kadar benziyordu ki, bu benzerlik elle tutulacak kadar katı ve korkunçtu. Saçmalamaya son verip, "İsa kot pantalon ve Vans giymezdi, ayrıca -para üzeri olarak verilen sakızlar-dan da bir sepet dolusu almazdı" diye düşündüm. Ellerimi yavaş yavaş açıp ağzımdan çektim. Sigara reyonunu bulmalıydım. Sigara reyonu, nasıl bir saçmalıktı bu. Koridor boyu hızlı hareketlerle etrafa bakınarak yürüdüm. Sonunda onu gördüm -KASADA OLMASI GEREKEN SİGARALAR- reyonu. Brahms’ın bir senfonisi yankılanıyordu.
  Onu gördüğümde, pembe giysili yaşlı kadınla konuşuyordu.
-Buraya merdivenden çıktığıma eminim, fakat şu an merdiveni bulamıyorum.
-Buraya çıkmış olamazsın ki, burası bodrum katı.
-Peki, o zaman üst kata çıkan merdiveni gösterebilir misiniz lütfen?  Arkadaşım aşağıda, ah pardon yukarıda yarım saattir beni bekliyor ve telaşlanmış olmalı.
Elinde bir paket Marlboro tutuyordu. Yaşlı kadın ise bir sepet dolusu abur cubur. Kadın konuşmaya devam etti.
-Ama buradan yukarı çıkamazsınız ki, burası en üst kat.
Arkadaşım artık dayanamayıp  ”Dalga mı geçiyorsun sen benimle!” diye bağırdı. O an kafamda bir algı patlar  gibi oldu. Sanki yavaşça ve rahatça her şeyin ayırdına varmıştım. İçimde oluşan kabullenme hissinin verdiği rahatlıkla yanına gidip onu kolundan tuttum. Beni görünce telaşla sarıldı, özür diler gibi gözlerime baktı. “Endişelenme, iyiyim.” dedim. 
“Gel İsa’ya soralım. O belki çıkışı biliyordur.” dedim ve fısıldayarak ekledim. “Yaşlı bir kadın, bu kadar üzerine gitmemeliydin.”
İsa dememi idrak edemediği belli, şaşkın bir yüz ifadesiyle beni takip etti. Onu para üzeri olarak verilen sakızlar bölümüne götürdüm. İsa’ya benzeyen adam hala orada hepsi aynı marka olan ucuz sakızlardan hangisini alması gerektiğine karar vermeye çalışıyordu. En azından böyle görünüyordu.
-Pardon! Bakar mısınız, yukarı çıktığımız merdivenleri bulamıyoruz. Yani sanırım kaybolduk. Ne tarafta olduklarını gösterir misiniz acaba?
İsa’ya benzeyen adam ilahi gözleriyle beni süzdü. Daha sonra olukça serin kanlı bir ifadeyle “Ne merdiveni?” dedi.
“Burada, Dünyanın sonunda.” diye ekledi sonra. Sanırım bu bir soruydu yani şu şekilde çevirilebilirdi; “Burada ha? Dünyanın sonunda yani? Ne saçmalıyorsun sen?”
Daha sonra sakızları sepetine atıp bize doğru yürüdü. “Burada merdiven falan yok.”
Müzik yayını kesilmişti.

Çöp Plot

Adam uyanır. Ağzında varoluşun nahoş tadı yoktur o sabah, sanki içinde bir şey eksiktir. Kalkıp biraz bakınır. İçindeki huzursuzluk bir türlü geçmez. Bugünü diğer günlerden ayıran şey nedir? Su bardağı neden masada duruyordur? Adam masaya doğru ilerleyip su bardağının yerini değiştirir. Bir değişiklik hissetmez. Bardağın yarısı boştur. 
İşe gitmek için yola çıkar. Durakta her gün onunla birlikte bekleyen liseli kız o sabah yoktur. Otobüsü beklerken bir sigara yakar. Otobüsü beklerken bir sigara daha yakar. Otobüs bir türlü gelmiyordur, bir sigara daha yakar. Otobüs üçüncü sigarasının üçüncü nefesinde gelir. Otobüse bindiğinde ilerlerken ona bakıp sırıtan bir adam görür. Adam kel, pis görünüşlü, sinsi bakışlı ve yeşil montludur. Kel adam esas adama bakmaya devam eder, esas adam da ona bakarak yavaş yavaş ilerler. Yine içinde bir şeyler eksilir, her şey anlamını yitirmiştir. Anlık bir “dünyanın sonu” içinde olup bitmiştir. Esas adam kel adamın yanından geçerken, kel adam pis sırıtışını hiç bozmadan adamımıza çelme takar.
Adam düşer. Uyandığında 77 numaralı otobüste değildir artık.
Aylin Erol

Kurgu Kulübünün Gözlemci İhtiyacı

Ellerimi birbirine sürttüm, ısınan avuç içlerimi gözlerime yasladım. Gerindim. Kalktım. Saat yine geç olmuştu, hep olurdu. Ne yapmam gerektiğini söyleyen bir çizelge edinmeliyim diye düşündüm, bomboş bir günün ortasına bomboş uyanmıştım. Yatakta oturup bacağımdaki morluklara bakarak biraz sessizliği dinledim, kulağım çınladı, bir yerlerden ezan sesi geliyordu. Küçükken ezanı allah okuyor sanardım ben, öyle olsa daha motive edici olurdu. Ne yapacağıma bir süre daha karar veremeyip, mutfağa yöneldim. Yiyecek hiç bir şeyin arasından kendime yiyecek makul bir şey bulabildim; yeşil elma ve çikolatalı süt. Evimde genelde kullanılabilir şeyler olmazdı, pratik yiyecekler ya da çabuk kombine edilebilecek kıyafetler.. Kıyafetlerimin hepsi alakasızdı, 8 pantolonum ve 2 gömleğim vardı. Aslında 2 pantalonum ve 8 gömleğim olması gerekirdi, burdan başlıyordu saçmalık.
 Elma ve çikolatalı sütten sonra nihayet kendime bir amaç belirlemiştim, sanırım elma ya da süt kafamı açmıştı. Ya da ikisi birleşince kafa açıcı etkisi oluyordu, bilmiyorum. Metro girişine gidip biraz insanları izleyecek sonra metroya binecek ve tek arkadaşımın yanına gidecektim. Sekiz pantolonumdan yeşil olanı ve iki gömleğimden siyah olanı üzerime geçirip kendimi dışarı attım, ceketimi ve botlarımı seke seke yolda giydim. Acelem yoktu ama ben telaşlı bir adamım, ellerim ceplerimde saçmasapan şeyler düşünerek metroya vardım. Girişe oturup bir ballı boğaz pastili attım ağzıma, üzerine de bir sigara yaktım. Gözlerimi kısıp izlemeye koyuldum, her yer insan kaynıyordu, aralarından birini seçtim. 
30lu yaşlarında bir kadındı, üzerinde siyah bir trençkot vardı, içine elbise giydiyse de görünmüyordu, trençkotun bitiminden siyah külotlu çorabı başlıyordu, kadın telefonla konuşuyordu. Biriyle kavga falan ediyor olmalıydı. Elleriyle sürekli hareketler yapıyordu, kesin bir şey anlatmaya çalışıyor ama telefonun ucundaki ona fırsat vermiyor diye düşündüm ve sigaramdan son bir duman çekip izmariti ezdim, bunları yaparken bir gözüm hala kadındaydı. Şimdi de eliyle yüzünü kapatmıştı, ağlıyor mu diye bakarken telefonu iki eliyle tuttu, bir süre baktı daha sonra cebine koyup metro girişine yürümeye başladı. Tam takip etmek için kalkacakken birden çarpılmış gibi durdu ve hızla arkasına dönüp neredeyse koşarak çöpe doğru gidip cep telefonunu çöpe attı. Bir süre çöpteki telefona baktıktan sonra yine aynı hızla arkasına dönüp gitti. Gideli 5 dakika oluyordu, içimde inanılmaz bir dürtü vardı. O inanılmaz dürtüyü bastırmaya çalışarak yerimde huzursuz huzursuz kıpırdanıyordum, sonunda kendimi daha fazla tutamadım ve çöpe gidip telefonu aldım. Açması pek zor olmadı, pin kodu da şifresi de yoktu. Açar açmaz telefon elimde titredi ve mesaj ekranda belirdi; “Merhaba, şanslı gözlemcimiz sensin! Bu telefonu çöpten aldın ve şuan elinde tutuyorsun bu yüzden Aramıza katılmaya hak kazandın!” Ve bir de adres vardı. Ensem karıncalanmaya başlamıştı, anlamlandıramayıp mesajı defalarca okudum. Sanrı olmadığından emin olduğumda telefonu çöpe geri bırakıp gitmeye yeltendiysem de yapamadım. Her zaman çok meraklı bir adam olmuşumdur, içimi kemiren, kanımı donduran bir merak vardır hep içimde. Ve eğer bu mesajı görmezden gelirsem gerçekten kendi kendimi yiyerek meraktan öleceğimi biliyordum. Telefonu cebime koydum, metroya indim ve kafamda bir sürü soruyla arkadaşımın yanına gittim.
İçeri girdiğimde tezgahında çanta yapıyordu. Arkadaşımın bir çantacı dükkanı vardı, küçük bir yerdi, kendi yaptığı çantaları satıyordu. İçerisi deri kokuyordu ve o da deri kokularıyla gelip bana sarıldı. 
“Hoşgeldin, nedense gelebileceğini aklımdan geçiriyordum.” 
“Bir medyum tarafın olduğunu herkes biliyor zaten Su.”
Su çalıştığı pasaj içindeki herkesle iyi geçinirdi, belki de çok güzel fal baktığı içindir. Kısacık saçlarını arkaya atarak oturmamı söyledi. Kafam hala mesajda dalgın dalgın oturdum. Biraz ordan burdan sohbet ettik, o da elindeki işe devam etti bir yandan. 
“Çok dalgınsın, neyin var.” Dedi birden ve onun cümlesinin tam bitişine bir ses geldi nokta olarak ” bip bip”
Cebimde öten telefonu titreyerek çıkarıp baktım, 
“Seni bekliyoruz!” Ve adresin daha detaylı açıklaması. Bulamadığımı mı düşündüler, gideceğimi mi düşündüler? Hem onlar kim? Birden beynim dondu. Su garip garip bana bakıyordu. 
“Noldu kötü haber mi? Aaa Iphone 7 mi o, ne zaman aldın. Ver bir bakayım.” 
“Yy-y-yok şey ben gideyim bir işim çıktı. Senin de işin var hem. G-görüşürüz!”
Dışarı çıktığımda buz gibi hava yüzüme çarpınca biraz kendime geldim. Ne yapmam gerekiyordu, biri gel dedi diye hemen gidecek değildim. Yerimde duramıyordum, bir oraya bir buraya yürüyüp ne yapacağım ne ne ne diye beynimi yiyordum. Ya kötü insanlarsa diye düşünüyordum, ama daha sonra da ne yapabilirler ki bana, ben kötü bir şey yapmadım kimseye diyordum. Olayları idrak etme kapasitem gittikçe eksilere indi ve birden kendimi oraya giderken buldum. Kafamda hiç bir şey yoktu. Sadece gidiyordum işte. Kafamdaki düşünceler bir su gibi akarken ben birden musluğu kapatmıştım. İki katlı bir binanın önünde duruyordum, adresi tekrar kontrol ettim, burasıydı. Kapının yanında “Kurgu Topluluğu” yazıyordu. Taş duvarları ve hoş bir bahçesi vardı. Kapının önünde minderirinin üzerinde oturan tasmalı beyaz bir kedi vardı. Kedi gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Ben de bir süre ona baktım. Bir süre sonra birden ne yapacağımı hatırlayıp kapının önüne fırladım. Derin bir nefes alıp zile bastım. Ellerim terlemişti. Albino bir adam kapıyı açtı.
“Merhaba gözlemci! Biz de seni bekliyorduk.”

Aylin Erol

Yol Öyküsü

“Ay” diyorum “Bir şey anlatmaya çalışıyor.”
“Kim?”
“Hiç.” 
Aldıklarımın parasını ödeyip çıkıyorum. Cebimdeki bozuk paralarla oynayarak bir kaç kedi çetesinin yanından geçiyorum. Yol çok uzun, insanlar çok telaşlı, ben yok gibiyim. İnsanlar içimden geçip gidiyor, göz bebekleri olmayan boş gözleriyle etrafa bakıyorlar.
Yolun ilerisinde birileri eziliyor, araba basıp gidiyor. Diğer insanlarsa bu bedava yemek için birbirilerinin üzerinden atlıyorlar. Yanımdan geçen yaşlı amcanın elindeki atan taze kalbe bakıyorum. Halinden memnun onu poşete yerleştiriyor. Ellerindeki kana bakıyor, bir an yüzünü buruştursa da sonrasında bundan da memnun kalıyor ve parmaklarını yalayıp devam ediyor.
Bir yokuş çıkıyorum, daha sonra da bir yokuş iniyorum. Bu beni hiç hareket etmemiş mi sayar diyorum, kimse cevap vermiyor. Ya da ben duymuyorum.
Kaldırımlar alternatif pislik dolu, cebimden bir paket sigara çıkarıp kutusunu inceliyorum. Cebime geri koyduğumda; yükselen çizgisel işaretimle uzaklardaki kızılderiliye selam veriyorum. Selamımın karşılıksız kalışına daldığım hayallerin maviliğiyle ağlıyorum.
Bir kaç neşeli kahkaha gecenin sağanak sessizliğine tutulup içselleşiyor. Köpek kalmamış hiç sokaklarda. Jack’in köpeğinin gökyüzünde uçtuğunu hayal ediyorum, kırmızı ışıltılı burnunu bana doğrultuyor.
Bir kaç adım sonra gölgeyi görüyorum, silik, uzak, esrik, matiz. Yaklaştıkça netleşiyor. Bir insan gövdesi, siyah gözlükleriyle de; kafası.
“Neo” diyorum.
“Biliyorlar diyor, gitmeliyiz.”
Yanımızdan geçen Onur Ünlü “Ben bunu daha küçükken bir filmde görmüştüm.” diyor.
Hak veriyorum ona.
Bir kafa hareketimle Neo’yu buharlaştırıyorum. Kedi çeteleri buna çok gülüyor.
Elimde bir hareket hissediyorum sonrasında, poşetimin içindeki atan kalpten geliyor.
“Nasıl.” diyorum. Soru olmuyor bu. Olabilirdir her şey diye düşünüyorum, kafamdadır, olurdur.
Sisli havadaki silik ay bana hala bir şeyler anlatmaya çabalıyor. Hava daha da soğuyor. Hala aynı yerde duruyorum, yürümeliyim saat ilerliyor. Zaman beni yürütüyor.  Yol uzun, hava soğuk, ay öylesine sabit. Bir yerlerden ending duyuyorum; sakin melodiler. Üşümek artık dayanılmaz olduğunda, yanmakta olan sigaramı kıskanmaya başlıyorum.
Ben yürüdükçe dünya farklılaşıyor. Ben hep aynı kalıyorum, uzuvlarım değişiyor. Kafamdaki Neo hala aynı gözlüğü takıyor. 
Bir yokuş daha çıkıyorum, bir tane de inmediğime göre hareket etmiş sayılıyorum. Dünyanın son kıyısına ulaştığımda, ay artık sabitliğinden kurtuluyor.
Sabitlik kavramı için yeni bir gezegen parçalanıyor.
Aylin Erol

Duvar,Lacivert Son

Tırnağımdaki ojeleri kazıyordum, aynı zamanda karşımda duvar mı insan mı belli olmayarak duran kişiye bir şeyler anlatıyordum. Anlattıklarım ona çarpıp sessizlik olarak bana dönüyordu. Bacağıma dökülmüş oje parçalarını silktim ve pencereye doğru yürüdüm.
Gökyüzü okyanusu andırıyordu, pencereyi açıp soğuk havanın yüzüme çarpmasına izin verdim. Koltukta oturan duvar insana havayla ilgili ve araba seslerinden ne kadar nefret ettiğimle ilgili cümleler kurdum. Bana yine sessizlikle cevap verdi. Dinlemiyordu gerçi, cevap veremezdi. İçimde bir şeyler patladı sanki, ve patlayan şeylerin içinden çıkan zehir ve kötü kokulu maddeler içime yayıldı. Yüzümü buruşturdum, elimi kalbime götürdüm deli gibi atıyordu. Ne olduğunu anlamadan kendimi balkonda buldum. Balkondan sarkmış sanki boğulurken son anda kurtarılmış gibi derin derin sesli nefesler alıyordum. Kendime geldiğimde gözüm ışıklara takıldı, binlerce ışık, şehir ışık ve gürültüden oluşuyordu. Bundan ne kadar iğrendiğimi düşündüm ve neden hala buna katlandığımı. Bir şeyler için bedel ödememiz gerekir, ama bu ödediğim bedelin altında bana hiç bir pozitif getiri yoktu. Her şeyin ne kadar boşuna ve anlamsız olduğunu düşündüm. Koltukta hala oturan duvar insana “Her şey ne kadar boş ve anlamsız” dedim.
Olmayan beyaz duvar yüzüyle bana dönüp sigara dumanını yüzüme üfledi. 
Hayatımı düşündüm, yapamadığım milyonlarca şeyi. 33 yaşıma girmiştim iki gün önce. 

Bu yitip giden bir yılı ironik bir şekilde coşkuyla kutlamıştık. Ben kısa siyah bir elbise giyip, ince telli zaten azıcık olan saçımı yukarıdan topuz yapmıştım. Dudağıma kırmızı bir ruj sürmüştüm. Herkes sanki inanılmaz bir iş başarmışım gibi görüntümden dolayı beni kutlamıştı, çünkü ilk defa “özenli” giyinmiş ve makyaj denebilecek bir şey yapmıştım. O gün herkes neşeyle dans edip benim yitip giden yılım şerefine içerken ben kenarda müziğe dayanamayan başıma masaj yapıyordum. Gece bittiğinde benimle yatmaya yeltenen iki kişiden birini seçmek zorunda hissedip birine oral seks yaptırıp uyumuştum, kapıdan çıkarken ettiği küfürlerin yarısını duyduktan sonra kulaklarımı tıkamıştım. Duvar kadın bacağıma dokundu ve susadığını söyledi. Ona su koymak için mutfağa yöneldim, fakat birden içimi bir nefret kapladı. O kadının benim hayatımda kapladığı yeri nasıl haketmediğini yüzüne haykırmak istiyordum. Ama muhtemelen yine duvara çarpıp geri döneceğinden vazgeçip ona bir bardak nefretimle doldurduğum suyu getirdim. Garip sesler çıkararak içip masaya çarptı ve telefonuyla uğraşmaya devam etti. O beyaz ışık karşısında büyülenmiş gibiydi, gözünü bir saniye bile ekrandan ayıramıyordu. Ellerimi bacaklarıma koyup tombul bacaklarıma baktım. Ne zaman vücuduma baksam elime bir bıçak alıp yarısını kesmek istiyordum. Tırnaklarımı bacaklarıma geçirdim. Bütün hayatım boyunca kiloluydum. Her zaman bir diyetim olurdu, farklı adlarda ama aynı işe yaramazlıkta. Kaç spor salonuna üye olduğumu kaç kere diyetisyene gittiğimi sayamıyordum bile. Sonuçta hala bu haldeydim. Her zaman bir şeylerden kaçardım, ve bu kaçışın sonunda vardığım nokta hep yemek yemek olurdu. Bu yüzden diyet listesi değil kaçışımı sonlandıran bir şeyler gerekiyordu bana. İşte o zaman hep aradığım o dinginliğe kavuşacaktım sanki. Parmaklarım kasılmış, bacağımda derin tırnak izleri ve kanayan çizikler oluşmuştu. Bir süre çıkan kanı izleyip parmağımla sildim.

 Yine içimde bir şeyler patlamaya başladı, yine aklıma o gelmişti. Sesi, yüzü, kokusu, sigara içişi… Her ayrıntı aklıma kazınmıştı. İki yıl boyunca geçirdiğimiz her an bir lanet gibi aklımdaydı. Elim telefona gitti, kendimi tuttum. Ona söyleyeceğim her şeyi zaten defalarca söylemiştim. Bir kere daha söylemem bir şey ifade edecek miydi? Sadece artık anlamasını istiyordum. Yok oluyordum, yavaş yavaş eriyordum. Artık acı çekmem her gün gece olması kadar sıradan ve olması gereken bir şey gibiydi. Kabullenişim acımı hafifletmemiş sadece normalleştirmişti. Elimde olan şeyleri düşündüm, bir kaç film ve hiç arkadaş. Çektiğim filmlerden çok mutluydum, çok tatmin olmuş ve gururlanmıştım. Fakat zaten sanki yapmam gereken bir şeymiş, sanki dişimi fırçalamak gibi bir rutinmiş gibi geliyorlardı bana. O yüzden hayatında ne yaptın denildiğinde, "Film çektim!" demem "Her sabah kahvaltı ettim!" Demem kadar komik olur gibi geliyordu. Elimde bir şey yoktu, değer verdiğim her şey iğrenç bir yalana dönüşüyordu. Hepsi kokuşmuş, iki yüzlü ve yalandı. Bense sanki başı ve sonu aynı bir tepeye tırmanıyor gibi hissediyordum, tepenin sonunda elimde olan tek şey çizikler, yaralar, yorgunluk ve geçen zaman oluyordu. Hala aynı koltukta oturuyordum, yanımda sigara dumanı ve telefon ekranına kilitlenmiş duvar kadın da hala koltukta oturuyordu. Zaman bir türlü geçmiyordu, sanki bu gece dünyanın sonuymuş ve ben hep bu gecede tıkılıp kalacakmışım gibiydi. Tuvalete gidip aynada yüzüme baktım. Güzel değildim, ama kabul edilebilir bir yüzüm vardı. İnce dudaklarım küçük bir burnum ve badem şeklinde gözlerim, hepsi kabul edilebilir görünüyordu. Yüzüm mavimsi bir renk almıştı, ellerim bembeyazdı. Gerçekliğim bir kamp çantası gibi omuzlarıma binmişti, çok çok ağırdı. 

Hayatım boyunca gerçeklerden kaçmıştım, kendimi hep hayalperest bir entelektüelliğin çok tatmin edici olduğuna inandırmış, kişiliğimi böyle oluşturmuştum. O gerçekten ben miydim, yoksa sadece saklanmak için kullandığım bir kılıf mıydı pek emin değildim aynada solgun yüzüme bakarken. Sanki kaçtığım her şey gelip beni bulmuştu ve yüzüme yüzüme gülüyordu. Ben gerçekten kimdim, etrafımdaki insanlar gerçekten göründükleri kişiler miydi. Hiç bir şeyden emin olamıyordum. Saat durmuştu. Evdeki tüm saatlerin aynı anda duruşunu nedense kabullendim. Artık hiç bir şey garip gelmiyordu. Etrafımdaki her şey, ben dahil iğrenç, acınası gerçekliğiyle parlıyordu. İçimde inanılmaz bir acıma ve kabullenme çatışması sürüyordu. Neden böyle giyinmiştim, neden burada dikilmiş suratıma bakıyordum, kendimi sahte hissediyordum. Suyu açtım, su koyu koyu ellerime doluyordu. Okyanusun dibindeki koyulukla aynıydı, sıvı formu yavaş yavaş çamurumsu bir kıvama büründü. Telaşla musluğu kapattım, elimdeki çamuru yüzüme çarptım. Sanki akan çamurla birlikte yüzümdeki maske de akıyordu. Yüzümü silip içimde huzurla içeri gittim, duvar kadın elini uzatmış yardım etmemi isteyen acı bir yüzle bana bakıyordu. Çığlıkları duvar kadar sessizdi. Sonra farkettiğimde çok geçti ama telefonu onu içine çekiyordu. O parlak büyük ekranın içinde kayboluyordu. Ağlıyordu, çok pişmandı, ama neyden pişman olduğunu anlayamayacak kadar aciz olduğu için pişmandı. Sonunda gerçeği görebilmesi beni mutlu etmişti. Koltukta duran, ışığı sönmüş telefona baktım. Dikdörtgen bir taşa benziyordu. Taşı yere atıp oturdum, pencereden sert bir rüzgar içeri doğru esiyor ve bir şeyleri deviriyordu, saate baktım. Yerinde yoktu. 

Artık saatlerin olmamasını kabullenmiştim, gökyüzü hala bir okyanus gibi dipsiz ve lacivertti. Ay gözükmüyordu, bugün dolunay olması gerektiğini hatırladım. Ama sonradan garip bir şekilde bunu da kabullendim. Artık yapmam gerekeni biliyordum, bu ev benim dünyamın sonuydu. İçeriden su sesleri geliyordu, salondaki büyük beyaz perde uçuşuyordu. Ayaklarımın ıslandığını hissettim. Çamurumsu mavi su her yeri kaplamıştı. Ellerime baktım, hiç bir şey hissetmiyordum. İçimde ne huzur ne acı vardı artık, hiç bir şey yoktu. Hatta hiçbir şey diyebileceğim kadar bile his yoktu. Her şeyi biliyordum, ama hiç bir şey olmadığı için hiç bir şey de bildiğim yoktu aslında. Su beni yavaş yavaş sarmalıyordu. Sıcak ya da soğuk değildi, bir tür jel gibi beni kaplıyordu. Perdesi uçuşan pencereden dışarı baktım, dolunay vardı. Yanında beyaz ince bulutlar belirmişti. Bir süre dolunayı izledim, çok kararlı bir şekilde ışık saçmaya ve yerinde asılı durmaya devam ediyordu, sanki hiç bir son beni etkileyemez diyordu. Onun bu güçlü duruşu içimi ısıttı.
Artık çamurumsu suyun içime dolduğunu hissedebiliyordum. Bu günü doğduğum andan beri biliyordum. 

Aylin Erol