17 Kasım 2017 Cuma

Ruhlarımız tanışıyor

Onu gördüğümde mavi ve soluk renkli bir ağacın yanında dikiliyordu. İçimde bir şeyler çekildi. Bir şeyler aktı, durdu, döndü, ona değdi, hissetmedi.
Yanına gitmedim. Gitsem de bir şey diyemezdim. Bir şey desem de duyulmazdı. Duyma işlemi gerçekleşse de algılanmazdı. O bana baksa da geldiğimi göremezdi.
Ben onun içinden geçtim. O ağaç hala yerinde durdu. Bir bir anlattım. Bağırdım. İçim dışıma çıktı. Ama hala gösteremedim. Elimde tuttum. Gözüne doğrulttum.
Gördüğünü sanmıyorum.
Nefesimi duyuyor musun?
"Sanmıyorum."
Ne zaman geldi bilmiyorum, belki de başından beri oradaydı. Belki de ben buradaydım. Buranın belirleyici özelliği sadece bu ağaç. Belki de ağaç ortamı belirlemek için şekillendi.
"Belki ağaç başından beri var ve biz etrafında oluştuk."
Anlamıyorsun. Hiç bir zaman sözcüklerime odaklanmıyorsun. Yapabileceklerim sınırlı. Gökyüzü açtı. Güneş ışığı gözlerime vurdukça görüş açım daraldı.
Artık seni zar zor görebliyorum. Bana döndün mü?
Yüzünü görmezsem bilemem. Bilmediğim şeyler için bana bağıramazsın. Beni hissediyor musun?
Ruhlarımız tanışıyor. Her bir parmağında varoluşumun kanıtını görüyorum. Sayabiliyor musun? Gözlerinin baktığı her yerde eski acılarımı bırakıyorum. Yüz binlerce yıllık acılar. Anlıyorsun. Bazen nedensizce ağlıyorsun. Bir acımı yakaladın.
"Neden ağlıyorum ben şimdi?"
Yanındayım, yanyanayız. Artık güneş seni kapatmıyor. Bu yoldan aşağı inelim diyorsun. Dediğini yapıyorum. Doğru mu yanlış mı, bunu bilmemiz neyi değiştirebilir.
Gittiğimiz yol susuyor. Biz de susuyoruz. Sessizlik.
"İyi ki buradasın."
Burası dediğimiz yer artık dar bir yol. Yürükçe uzuyor gibi görünüyor. Ellerime bakıyorum. Benim değiller gibi. Kendine gel. Kendime gelmem gerektiğini biliyorum.
Ama kendime dönüş yolunu bulamıyorum. Kayboldum. Birlikte kendime gelsek olmaz mı?
"Yoruldun mu?"
Durdum mu, yürüyor muyum ayırdına yeni varıyorum. Duruyormuşum. Duruyorum ama içimdeki gel gitler durma eylemimi nötrlüyor. Anlamıyorsun, sadece bakıyorsun.
İçimi göremezsin. Gözlerinin içindeki ruhu tanıyorum. Sen beni unuttun, bu yeterince açık değil mi?
O artık yolda kendi ilerliyor. Bacaklarım kaskatı. Benliğim kaskatı. Gitme diyemiyorum. Gidiyor oluşuna bir şey yapamıyorum. Güçsüzüm, artık yokum.
Uyandığında parmaklarına bakıyorsun, kaç yaşamımı saydın? O gün içinde gözüne ağladığım bir zaman takıldı mı.
Yine nedensizce ağlıyorsun, bunu biliyorum. Çünkü bunu ben yaşadım. Zaman ve mekanı kaldırırsak aynı bedene sığar mıyız?
Ağaç mavi rengini yeni bir renge bırakıyor. Bu rengin bir adı yok. Kimse görmedi, kimse algılamadı. Bu yeni renk yok oluşun rengi mi?

Sen o yolun sonunda yok olduğunda hissettiğim şey bu yeni rengin adı olabilir mi?



AylinErol

12 Mart 2017 Pazar

kuyruğunu öldüren

Bir balık içinde yüzdüğü denizi ne kadar algılayabiliyorsa, ben de o kadar içerisinde bulunduğum oluşumdan haberdarım. Gün-gece döngüsünde yapageldiğim şeyleri sembolleştirip bir cisime aktarmış olsaydım, eminim cisim kendi içerisindeki tutarsızlıktan kısa bir süre içerisinde kendi yok oluşuna yollanırdı. Bu cisime bir ad vermek zor olsa da, hissettirdiği şeyler ; tutarsız,kayıp,arayışta,hep başa dönen.. ve benzeri kavramları andırıyor, şüphesiz. Mesela, gece sahilde soğuk kumlara oturup, denizin dipsiz gibi görünen karanlık suları izlerken içimde bu cisime bir hayranlık oluşuyor. Sonrasında kalkıp bacağıma yapışan kumları temizliyorum. O da benimle geliyor. Mutlu, sanki uzun zamandır bir kuyunun dibinde esir kalmış. Artık orda değil, benimle soğuk kumlarda yürüyor. İlerde oturan yabancıya sigara paketimi veriyorum. Gülüyor. Gideceğimiz bir yer yok ama sonuna kadar yürümeye hazırız. Sanki bütün benliğimle onu sarıyor,anlıyor ve ne kadar kötü olursa olun onu kabul ediyorum.
 Bir rüya görmüştüm. Üzerinden yaklaşık 3 yıl geçse de hala net bir şekilde hatırlıyorum. Bir grup insanla, daha önce bulunmadığım bir plajdayız. Gece geç saatler. Herkes bir amaç için orada ama bu bir görev hissi vermediği gibi eğleniyorlar da. Deniz yine soğuk ve karanlık. Ben kumların üzerinde uzanıyorum. Deniz tarafına baktığımda, tam ortasında bir uzay mekiği duruyor. Kapısı açık. Ya biz o araçtan inmişiz ya da binip başka bir yere gideceğiz. O açık kapı bana huzur veriyor. Orada bulunmak, o insanlarla tam olarak kestiremediğim ama var olan amacımız için beklemek. Kesinlikle huzuru en derinlerime kadar hissediyorum. Daha sonrasında daha uzun süre baktığımda birden sahne değişiyor. Felaket şeyler yaşanıyor, tam olarak algılayamadığım, adlandıramadığım bir -kaos. O kaos içerisinde baktığımda denizin bitiminden doğan devasa kırmızı ayı görüyorum. Her şey başa dönüyor. Her şey yine başa dönüyor. Her zaman başı ve sonu aynı, Cisim tekrar anlamlanıyor; tutarsız,kayıp,başa dönen. 
 Her adımımı izleyen, yargılayan, gülen, 
Kırmızı ay kaosu,
 eğer yapabilseydi bir kahkaha patlatırdı. 

19 Ağustos 2016 Cuma

Sadece bir not

Kendime not etmek isterim, bu düşüncem içinde bulunduğum 2016 yılındaki son düşüncemdir 2017ye kadar değişir, belki yarın değişir. Ne olursa olsun değişir nasıl olsa, ona şüphe yok. Ama not etmek isterim çünkü aciz beynim internet ağı kadar bilgiyi barındıramıyor ve burayı harici bellek olarak kullanıyor. Yapılacak bir şey yok, boyun eğmek lazım. İkinci kişiliğime yazdırıyorum bunu. Açıklayayım:
Şuan içinde bulunduğumuzu sandığımız, dilimizde evren diye adlandırdığımız bu çamurumsu sanal şeyin içinde oluşan tüm gerçeklikler daha önceki başka bir evrenden çıkmış ve o da ondan öncekinden çıkmış olabilir diye düşünüyorum. Şöyle, insanlık olarak içinde bulunduğumuz evreni çözememişken yeni bir evren yaratma yoluna gittik; internet. İnternette her gün büyük bir özenle ikinci benliklerimizi oluşturmaktayız. Bu benlikler zaman geçtikçe bizden daha aktif hale geldiler. Bütün gün pratikte hiç bir şey yapmıyor sadece bir aletin başında oturuyor olabiliriz ama ikinci benliklerimiz çok şey yapıyorlar. Yakında bizim yönlendirmemize ihtiyaçları kalmaz ya da biz direk o sanallığa geçiverir bu evreni de mi öldürürüz acaba? Acaba buna karşı çıkanlar ikinci sınıf mı sayılır? Bu evren ne zaman ölür tam olarak bilemiyorum ama ben gittikçe daha da çok ölürken zaten pek bir anlamı da kalmıyor. Elimden ne gelir ki.

22 Mayıs 2016 Pazar

Dünyanın Son Reyonu

Yerdeki taşlara bakarak yürüyorduk yani onun da baktığını varsayarak, yerdeki taşlara bakarak yürüyordum. Ara sıra durup adımlarımızı eşitlemeye çalışıyordum. Bu yürürken oynadığım küçük bir oyundu. Ama nedense bir süre sonra bu oyundan da sıkıldım. Yüzüne baktım, kararlı bir şekilde yürüyordu. Kafasında olan biten şeyleri yüzüne  zerre kadar yansıtmayarak. İnsanlar uzun mesafe yürürken bir ton şey düşünmeye meyillidirler. Yürümek sanki beyindeki çarkları döndürüyor gibi ya da insan vücudunu yürümeye ayarlayıp bedeni o işle meşgulken ona çaktırmadan kafasının içine bir yolculuğa çıkıyor da denilebilir. Ben bu düşüncelerle dengesiz bir biçimde yürürken birden durdu ve bir ah çekti.
"Sigara alacaktık, unuttum. Şurda bir market vardı alıp geleyim bekle istersen."
"Sorun değil, gidelim birlikte."
Bir ara sokağa girdik ve sonra sağa döndük. Marketin önüne geldiğimizde sanki bütün sokak durup bize baktı gibi bir hisse kapıldım. Bütün sokak derken kastettiğim insanlar değil, sokaktaki kaldırım taşlarından evlerin balkonlarında duran saksılardaki bitkilere ve hatta park halindeki arabalara kadar. Sokak  bütün varlığıyla döndü ve bize sorgular şekilde baktı. Bu garip his midemin içine  oturmuştu. Bu sırada o, burada önceden başka bir market olduğunu ve onun yerine yenisinin açılmış olabileceğini söyledi, yani öyle  söylediğini sanıyorum çünkü başım öyle güçlü dönmeye başlamıştı ki, sesler bana ulaşana kadar formlarını kaybediyor ve boşlukta kayboluyorlardı.  İnsanlar markete girdiklerinde bütün telaşları yok oluyor büyülenmiş gibi yavaş adımlarla ilerleyerek  ürünlere bakıyorlar, yine çok yavaş şekilde ürünleri sepetlerine yerleştiriyorlardı. Yaşlı bir kadın, mini pembe bir etek ve üzerine de yine parlak pembe bir buluz giymişti. Makyajı bir palyaçoyu andırıyordu. Önüne gelen bütün çikolataları sepetine atıyor, titreyen elleriyle bisküvilerin ambalajlarını inceliyordu. Bir senfoni sergiler gibi herkes senkronize olmuş yavaş ve büyülenmiş şekilde reyon aralarında ilerliyorlardı. 
 Birden elimi tuttu ve “İyi misin, daldın.” dedi. İyi olduğumu belirterek başımı yukarı aşağı salladım. Aslında bu sorunun cevabından ben de pek emin değildim.
"Çok garip ama sigaralar yukarı kattaymış, genelde kasada olmazlar mı? Adı gibi garip bir market burası. Kim bir markete -Tuhaf- ismini koyar ki, belki de sigaraları üst kata koydukları içindir. Onlar da sigaranın kasada olmamasını tuhaf bulmuşlardır. Ama bu üst kata koymalarına engel olmamıştır. Çünkü belki de, tuhaf olmaktan zevk alıyorlardır."
Sözünü bitirince markette Robert Schumann’ın dördüncü senfonisi yankılanmaya başladı. Ama biz  bunu artık garipsemiyorduk, çünkü burası tuhaf marketti. Burada her şey tuhaftı elbette.
Yaşlı kadın müziğe uygun adımlarla sakızların bulunduğu bölüme ilerleyip titreyen elleriyle bir sakız kutusunu tıkırdatarak ambalajını inceledikten sonra abur cubur dolu sepetine attı.
Daha sonra şarkıyı değiştirip, Grieg’den Solveig’s Song’u açtılar. Yukarıda bir odadan bu yayını yapan bir adam olduğunu düşündüm, müşterilerin hareketlerini izleyip buna uygun klasik müzikler çalan bir adam. Muhtemelen koca göbekli, pis sırıtışlı biridir. Ama saçmalamak için doğru bir zaman olmadığına karar verip bunu düşünmeyi sonraya bıraktım.
“Ben alıp geleyim sen burada bekle. Bileğin acıyordu zaten merdivenden çıkma.” dedi. Başımla onayladım ve temizlik ürünleri reyonuna göz gezdirmeye başladım. Vakit geçirmek için tuhaf bir reyonu seçmiştim fakat bu markete uyum sağlamam için bu gerekliydi. Ben tedirgin bir şekilde orada dikilirken birden şarkı yine kararsızca değişti ve Sabre Dance çalmaya başladı. Bu oldukça telaşlı şarkıya uyarak herkes telaşlı telaşlı hareket etmeye başladı. Yaşlı kadın hızlı adımlarla arkamdan geri geri koştu. Yaşlı bir kadının koşması oldukça zor değilmiş gibi bir de geri geri koşuyordu.
 Yumuşatıcıların olduğu rafa bakmayı bırakıp pembe giysili  yaşlı kadının peşinden ben de geri geri koşmaya başladım. Kasadaki insanlar küçük karıncalar gibi hızlıca işlerini halledip marketten çıkıyorlardı ve yeni karıncalar hızlıca içeri giriyordu. Kasadaki sıranın sonundaki bay karınca arkasını dönüp koca antenlerini bana doğru salladı, ben de benimkileri ona salladım. Sanırım bu bir selamlaşma türüydü. Haydn’dan The Heavens Are Telling eseri başladığında karıncalar yavaş sümüklü böceklere dönüştüler ve pembeli yaşlı kadın da geri geri koşmayı bırakıp yavaşca fakat ani hareketlerle çikolataları incelemeye devam etti. Karınca insanlar sümüklü böceklere dönüşmelerinin hemen ardından yavaşça ve hiç hissettirmeden yok oldular. Sanki güneşin doğması ve batması kadar doğal bir olaydı bu.  Onların ardında bıraktığı tuhaf boşluğa baktım. 
 Neredeyse on dakika oldu, nerede kaldı bu diye geçirdim aklımdan ve üst kata çıkıp  bir bakmaya karar verdim, bir sigara almak ne kadar zor olabilirdi ki. Karnım ağrımaya başlamıştı, karnımın içinde küçük solucanlar geziniyordu sanki. Yukarı kata çıkan merdivenlerin önünde bir süre duraksadım. Boğazım kurumuştu, kalbim değişik bir ritimde atıyordu. Merdivenleri çıkarken arkamdan basamaklar uzuyor ve Monteverdi’nin olduğunu anladığım bir şarkı eşliğinde dönüyorlardı. Dönen merdivenlerden çıktıkça önümdeki basamaklar bölünerek üçe dörde katlanıyordu. Hızlı adımlarla sonsuza katlanan merdivenlerden üçer üçer çıktım. Bileğim inanılmaz acıyordu. Sonunda durmaya karar verdiğimde merdiven de sakinleşip eski haline döndü. Onu kızdırmamak için yavaş adımlarla birer birer basamaklardan çıktım, o da artık bana zorluk çıkarmaktan vazgeçti.
 Yukarı kata ulaştığımda içimden sıkı küfürler ediyordum, neler oluyordu böyle? Sadece bir rüya da olabilirdi gerçi. Bu düşünce buruk bir teselli olarak içimde barınıyordu başından beri. Ama artık olasılık dahilinde olmadığını hissediyordum. Üst kata ulaştığımda bir kaç kişi alışveriş yapıyordu. Reyonların üzerinde aşağıdakinden farklı olarak isimler yazıyordu; -PARA ÜZERİ OLARAK VERİLEN SAKIZ REYONU-  Ah Tanrım! dememle birlikte yanımdan öyle bir adam geçti ki şaşkınlıktan iki elimle ağzımı sımsıkı kapattım. Adamın uzun saçları ve uzun sakalları vardı,ve beyaz ışıklar saçıyordu. Kafamdaki Hz. İsa figürüne o kadar benziyordu ki, bu benzerlik elle tutulacak kadar katı ve korkunçtu. Saçmalamaya son verip, "İsa kot pantalon ve Vans giymezdi, ayrıca -para üzeri olarak verilen sakızlar-dan da bir sepet dolusu almazdı" diye düşündüm. Ellerimi yavaş yavaş açıp ağzımdan çektim. Sigara reyonunu bulmalıydım. Sigara reyonu, nasıl bir saçmalıktı bu. Koridor boyu hızlı hareketlerle etrafa bakınarak yürüdüm. Sonunda onu gördüm -KASADA OLMASI GEREKEN SİGARALAR- reyonu. Brahms’ın bir senfonisi yankılanıyordu.
  Onu gördüğümde, pembe giysili yaşlı kadınla konuşuyordu.
-Buraya merdivenden çıktığıma eminim, fakat şu an merdiveni bulamıyorum.
-Buraya çıkmış olamazsın ki, burası bodrum katı.
-Peki, o zaman üst kata çıkan merdiveni gösterebilir misiniz lütfen?  Arkadaşım aşağıda, ah pardon yukarıda yarım saattir beni bekliyor ve telaşlanmış olmalı.
Elinde bir paket Marlboro tutuyordu. Yaşlı kadın ise bir sepet dolusu abur cubur. Kadın konuşmaya devam etti.
-Ama buradan yukarı çıkamazsınız ki, burası en üst kat.
Arkadaşım artık dayanamayıp  ”Dalga mı geçiyorsun sen benimle!” diye bağırdı. O an kafamda bir algı patlar  gibi oldu. Sanki yavaşça ve rahatça her şeyin ayırdına varmıştım. İçimde oluşan kabullenme hissinin verdiği rahatlıkla yanına gidip onu kolundan tuttum. Beni görünce telaşla sarıldı, özür diler gibi gözlerime baktı. “Endişelenme, iyiyim.” dedim. 
“Gel İsa’ya soralım. O belki çıkışı biliyordur.” dedim ve fısıldayarak ekledim. “Yaşlı bir kadın, bu kadar üzerine gitmemeliydin.”
İsa dememi idrak edemediği belli, şaşkın bir yüz ifadesiyle beni takip etti. Onu para üzeri olarak verilen sakızlar bölümüne götürdüm. İsa’ya benzeyen adam hala orada hepsi aynı marka olan ucuz sakızlardan hangisini alması gerektiğine karar vermeye çalışıyordu. En azından böyle görünüyordu.
-Pardon! Bakar mısınız, yukarı çıktığımız merdivenleri bulamıyoruz. Yani sanırım kaybolduk. Ne tarafta olduklarını gösterir misiniz acaba?
İsa’ya benzeyen adam ilahi gözleriyle beni süzdü. Daha sonra olukça serin kanlı bir ifadeyle “Ne merdiveni?” dedi.
“Burada, Dünyanın sonunda.” diye ekledi sonra. Sanırım bu bir soruydu yani şu şekilde çevirilebilirdi; “Burada ha? Dünyanın sonunda yani? Ne saçmalıyorsun sen?”
Daha sonra sakızları sepetine atıp bize doğru yürüdü. “Burada merdiven falan yok.”
Müzik yayını kesilmişti.

Çöp Plot

Adam uyanır. Ağzında varoluşun nahoş tadı yoktur o sabah, sanki içinde bir şey eksiktir. Kalkıp biraz bakınır. İçindeki huzursuzluk bir türlü geçmez. Bugünü diğer günlerden ayıran şey nedir? Su bardağı neden masada duruyordur? Adam masaya doğru ilerleyip su bardağının yerini değiştirir. Bir değişiklik hissetmez. Bardağın yarısı boştur. 
İşe gitmek için yola çıkar. Durakta her gün onunla birlikte bekleyen liseli kız o sabah yoktur. Otobüsü beklerken bir sigara yakar. Otobüsü beklerken bir sigara daha yakar. Otobüs bir türlü gelmiyordur, bir sigara daha yakar. Otobüs üçüncü sigarasının üçüncü nefesinde gelir. Otobüse bindiğinde ilerlerken ona bakıp sırıtan bir adam görür. Adam kel, pis görünüşlü, sinsi bakışlı ve yeşil montludur. Kel adam esas adama bakmaya devam eder, esas adam da ona bakarak yavaş yavaş ilerler. Yine içinde bir şeyler eksilir, her şey anlamını yitirmiştir. Anlık bir “dünyanın sonu” içinde olup bitmiştir. Esas adam kel adamın yanından geçerken, kel adam pis sırıtışını hiç bozmadan adamımıza çelme takar.
Adam düşer. Uyandığında 77 numaralı otobüste değildir artık.
Aylin Erol

Kurgu Kulübünün Gözlemci İhtiyacı

Ellerimi birbirine sürttüm, ısınan avuç içlerimi gözlerime yasladım. Gerindim. Kalktım. Saat yine geç olmuştu, hep olurdu. Ne yapmam gerektiğini söyleyen bir çizelge edinmeliyim diye düşündüm, bomboş bir günün ortasına bomboş uyanmıştım. Yatakta oturup bacağımdaki morluklara bakarak biraz sessizliği dinledim, kulağım çınladı, bir yerlerden ezan sesi geliyordu. Küçükken ezanı allah okuyor sanardım ben, öyle olsa daha motive edici olurdu. Ne yapacağıma bir süre daha karar veremeyip, mutfağa yöneldim. Yiyecek hiç bir şeyin arasından kendime yiyecek makul bir şey bulabildim; yeşil elma ve çikolatalı süt. Evimde genelde kullanılabilir şeyler olmazdı, pratik yiyecekler ya da çabuk kombine edilebilecek kıyafetler.. Kıyafetlerimin hepsi alakasızdı, 8 pantolonum ve 2 gömleğim vardı. Aslında 2 pantalonum ve 8 gömleğim olması gerekirdi, burdan başlıyordu saçmalık.
 Elma ve çikolatalı sütten sonra nihayet kendime bir amaç belirlemiştim, sanırım elma ya da süt kafamı açmıştı. Ya da ikisi birleşince kafa açıcı etkisi oluyordu, bilmiyorum. Metro girişine gidip biraz insanları izleyecek sonra metroya binecek ve tek arkadaşımın yanına gidecektim. Sekiz pantolonumdan yeşil olanı ve iki gömleğimden siyah olanı üzerime geçirip kendimi dışarı attım, ceketimi ve botlarımı seke seke yolda giydim. Acelem yoktu ama ben telaşlı bir adamım, ellerim ceplerimde saçmasapan şeyler düşünerek metroya vardım. Girişe oturup bir ballı boğaz pastili attım ağzıma, üzerine de bir sigara yaktım. Gözlerimi kısıp izlemeye koyuldum, her yer insan kaynıyordu, aralarından birini seçtim. 
30lu yaşlarında bir kadındı, üzerinde siyah bir trençkot vardı, içine elbise giydiyse de görünmüyordu, trençkotun bitiminden siyah külotlu çorabı başlıyordu, kadın telefonla konuşuyordu. Biriyle kavga falan ediyor olmalıydı. Elleriyle sürekli hareketler yapıyordu, kesin bir şey anlatmaya çalışıyor ama telefonun ucundaki ona fırsat vermiyor diye düşündüm ve sigaramdan son bir duman çekip izmariti ezdim, bunları yaparken bir gözüm hala kadındaydı. Şimdi de eliyle yüzünü kapatmıştı, ağlıyor mu diye bakarken telefonu iki eliyle tuttu, bir süre baktı daha sonra cebine koyup metro girişine yürümeye başladı. Tam takip etmek için kalkacakken birden çarpılmış gibi durdu ve hızla arkasına dönüp neredeyse koşarak çöpe doğru gidip cep telefonunu çöpe attı. Bir süre çöpteki telefona baktıktan sonra yine aynı hızla arkasına dönüp gitti. Gideli 5 dakika oluyordu, içimde inanılmaz bir dürtü vardı. O inanılmaz dürtüyü bastırmaya çalışarak yerimde huzursuz huzursuz kıpırdanıyordum, sonunda kendimi daha fazla tutamadım ve çöpe gidip telefonu aldım. Açması pek zor olmadı, pin kodu da şifresi de yoktu. Açar açmaz telefon elimde titredi ve mesaj ekranda belirdi; “Merhaba, şanslı gözlemcimiz sensin! Bu telefonu çöpten aldın ve şuan elinde tutuyorsun bu yüzden Aramıza katılmaya hak kazandın!” Ve bir de adres vardı. Ensem karıncalanmaya başlamıştı, anlamlandıramayıp mesajı defalarca okudum. Sanrı olmadığından emin olduğumda telefonu çöpe geri bırakıp gitmeye yeltendiysem de yapamadım. Her zaman çok meraklı bir adam olmuşumdur, içimi kemiren, kanımı donduran bir merak vardır hep içimde. Ve eğer bu mesajı görmezden gelirsem gerçekten kendi kendimi yiyerek meraktan öleceğimi biliyordum. Telefonu cebime koydum, metroya indim ve kafamda bir sürü soruyla arkadaşımın yanına gittim.
İçeri girdiğimde tezgahında çanta yapıyordu. Arkadaşımın bir çantacı dükkanı vardı, küçük bir yerdi, kendi yaptığı çantaları satıyordu. İçerisi deri kokuyordu ve o da deri kokularıyla gelip bana sarıldı. 
“Hoşgeldin, nedense gelebileceğini aklımdan geçiriyordum.” 
“Bir medyum tarafın olduğunu herkes biliyor zaten Su.”
Su çalıştığı pasaj içindeki herkesle iyi geçinirdi, belki de çok güzel fal baktığı içindir. Kısacık saçlarını arkaya atarak oturmamı söyledi. Kafam hala mesajda dalgın dalgın oturdum. Biraz ordan burdan sohbet ettik, o da elindeki işe devam etti bir yandan. 
“Çok dalgınsın, neyin var.” Dedi birden ve onun cümlesinin tam bitişine bir ses geldi nokta olarak ” bip bip”
Cebimde öten telefonu titreyerek çıkarıp baktım, 
“Seni bekliyoruz!” Ve adresin daha detaylı açıklaması. Bulamadığımı mı düşündüler, gideceğimi mi düşündüler? Hem onlar kim? Birden beynim dondu. Su garip garip bana bakıyordu. 
“Noldu kötü haber mi? Aaa Iphone 7 mi o, ne zaman aldın. Ver bir bakayım.” 
“Yy-y-yok şey ben gideyim bir işim çıktı. Senin de işin var hem. G-görüşürüz!”
Dışarı çıktığımda buz gibi hava yüzüme çarpınca biraz kendime geldim. Ne yapmam gerekiyordu, biri gel dedi diye hemen gidecek değildim. Yerimde duramıyordum, bir oraya bir buraya yürüyüp ne yapacağım ne ne ne diye beynimi yiyordum. Ya kötü insanlarsa diye düşünüyordum, ama daha sonra da ne yapabilirler ki bana, ben kötü bir şey yapmadım kimseye diyordum. Olayları idrak etme kapasitem gittikçe eksilere indi ve birden kendimi oraya giderken buldum. Kafamda hiç bir şey yoktu. Sadece gidiyordum işte. Kafamdaki düşünceler bir su gibi akarken ben birden musluğu kapatmıştım. İki katlı bir binanın önünde duruyordum, adresi tekrar kontrol ettim, burasıydı. Kapının yanında “Kurgu Topluluğu” yazıyordu. Taş duvarları ve hoş bir bahçesi vardı. Kapının önünde minderirinin üzerinde oturan tasmalı beyaz bir kedi vardı. Kedi gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Ben de bir süre ona baktım. Bir süre sonra birden ne yapacağımı hatırlayıp kapının önüne fırladım. Derin bir nefes alıp zile bastım. Ellerim terlemişti. Albino bir adam kapıyı açtı.
“Merhaba gözlemci! Biz de seni bekliyorduk.”

Aylin Erol

Yol Öyküsü

“Ay” diyorum “Bir şey anlatmaya çalışıyor.”
“Kim?”
“Hiç.” 
Aldıklarımın parasını ödeyip çıkıyorum. Cebimdeki bozuk paralarla oynayarak bir kaç kedi çetesinin yanından geçiyorum. Yol çok uzun, insanlar çok telaşlı, ben yok gibiyim. İnsanlar içimden geçip gidiyor, göz bebekleri olmayan boş gözleriyle etrafa bakıyorlar.
Yolun ilerisinde birileri eziliyor, araba basıp gidiyor. Diğer insanlarsa bu bedava yemek için birbirilerinin üzerinden atlıyorlar. Yanımdan geçen yaşlı amcanın elindeki atan taze kalbe bakıyorum. Halinden memnun onu poşete yerleştiriyor. Ellerindeki kana bakıyor, bir an yüzünü buruştursa da sonrasında bundan da memnun kalıyor ve parmaklarını yalayıp devam ediyor.
Bir yokuş çıkıyorum, daha sonra da bir yokuş iniyorum. Bu beni hiç hareket etmemiş mi sayar diyorum, kimse cevap vermiyor. Ya da ben duymuyorum.
Kaldırımlar alternatif pislik dolu, cebimden bir paket sigara çıkarıp kutusunu inceliyorum. Cebime geri koyduğumda; yükselen çizgisel işaretimle uzaklardaki kızılderiliye selam veriyorum. Selamımın karşılıksız kalışına daldığım hayallerin maviliğiyle ağlıyorum.
Bir kaç neşeli kahkaha gecenin sağanak sessizliğine tutulup içselleşiyor. Köpek kalmamış hiç sokaklarda. Jack’in köpeğinin gökyüzünde uçtuğunu hayal ediyorum, kırmızı ışıltılı burnunu bana doğrultuyor.
Bir kaç adım sonra gölgeyi görüyorum, silik, uzak, esrik, matiz. Yaklaştıkça netleşiyor. Bir insan gövdesi, siyah gözlükleriyle de; kafası.
“Neo” diyorum.
“Biliyorlar diyor, gitmeliyiz.”
Yanımızdan geçen Onur Ünlü “Ben bunu daha küçükken bir filmde görmüştüm.” diyor.
Hak veriyorum ona.
Bir kafa hareketimle Neo’yu buharlaştırıyorum. Kedi çeteleri buna çok gülüyor.
Elimde bir hareket hissediyorum sonrasında, poşetimin içindeki atan kalpten geliyor.
“Nasıl.” diyorum. Soru olmuyor bu. Olabilirdir her şey diye düşünüyorum, kafamdadır, olurdur.
Sisli havadaki silik ay bana hala bir şeyler anlatmaya çabalıyor. Hava daha da soğuyor. Hala aynı yerde duruyorum, yürümeliyim saat ilerliyor. Zaman beni yürütüyor.  Yol uzun, hava soğuk, ay öylesine sabit. Bir yerlerden ending duyuyorum; sakin melodiler. Üşümek artık dayanılmaz olduğunda, yanmakta olan sigaramı kıskanmaya başlıyorum.
Ben yürüdükçe dünya farklılaşıyor. Ben hep aynı kalıyorum, uzuvlarım değişiyor. Kafamdaki Neo hala aynı gözlüğü takıyor. 
Bir yokuş daha çıkıyorum, bir tane de inmediğime göre hareket etmiş sayılıyorum. Dünyanın son kıyısına ulaştığımda, ay artık sabitliğinden kurtuluyor.
Sabitlik kavramı için yeni bir gezegen parçalanıyor.
Aylin Erol